9 Nisan 2010 Cuma

Julie&Julia



İki gerçek hikayeyi izlerken birini diğerinden daha fazla sevebilirsiniz. Bana da olan bu. Bir yandan Julia'nın yaşadığı döneme imrenmek, her zaman eğlenceli ve azimli oluşuna hayran kalmak çok normal. Öte yandan filmi izlerken kendimi Julie'ye daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim. Çünkü günümüz hayatının getirdiği yoğunluk, yorgunluk, vaktim yok yalanı bu hikayede kendini gösteriyor. 

Julia, eşinin işi nedeniyle o ülkeden bu ülkeye savrulurken tutkusunu arıyor. Önce şapka yapımı dersleri alıyor. Üstesinden de rahatça geliyor. Ama bu O'nun tutkusu değil. Daha sonra ise Paris'te pazarları dolaşırken görüyoruz Julia'yı. Meyveleri, sebzeleri kokluyor, resmen seviyor onları çocukları gibi. Bir yandan da esnafla bol kahkahalı sohbetlere giriyor. Amerikalı Julia Child, Fransız mutfağına merak salıyor.. Esasen tutkusunu keşfediyor diyebiliriz.   
Ünlü yemek okulu Cordon Blue'ya gitmeye başlıyor. En yetenekli aşçıların olduğu sınıfta kendini soğan doğrayamazken buluyor. O gün eve gittiğinde bir çuval soğan doğrayıp diğerlerinin de önüne geçiyor.. Evet, Julia azmini tutkusundan alıyor. Tüm bunları, yıllarca uğraş vereceği bir yemek kitabı takip ediyor. 
Ama Julia bu kadar basit bir insan değil.. Eşiyle mükemmele yakın bir ilişkisi var. Çocukları olmuyor ve o da pişirdiği yemeklere çocuğuymuşcasına önem veriyor. 14 Şubat sevgililer gününü arkadaşlarıyla kutladıkları bir sahnede, herkesin kalbinin üzerine kırmızı büyük kalpler taktığını görüyoruz. Ve ardından gelen; "You are the butter to my bread, and the breath to my life." 
Julia, kompleksleri olmayan bir kadın.. Hayatını seviyor ve eğlenmesini, gülmesini biliyor. Bunun yanında hırslara boğulmadığını da çok net bir şekilde görüyoruz. O sadece yemek kitabı çıkartmak istiyor. Ne kadar para alacağı ya da adının kitapta nerde duracağı umrunda değil. 
Julia'yı, Meryl Streep mükemmel bir şekilde canlandırmış. Bon Appétit demesi, ses tonu, kahkahası.. Oyunculuk insana sınırsızlığı, özgürlüğü veriyor bence. Aynı bedende bir süreliğine başka bir ruhta dolaşabilme imkanı. Merly Steeps, Julia Child'ın videolarını kaç kez üstüste izledi bilmiyorum, çok da önemli değil ama sonuç çok başarılı. 

Diğer yandan ise bizim zamanımızda yaşayan Julie var. Çağrı merkezinde çalışıyor ve insanların her telden, alakasız sorunlarını dinleyip onlara yardımcı olmaya çalışıyor. Ama bir eksiklik var.. Çünkü başladığı her şeyi yarım bırakıyor! Tıpkı benim gibi.. Ve kendi kendine söz veriyor. Her gün vaktini ayırıp Julia'nın kitabında yer alan tüm yemekleri teker teker yapacak, bunu da bloguna yazacak. Julia'nın en çok istediği şey, yazar olmak. Yazmaya başlamış olduğu kitabını ise yarım bıraktığını duymak beni şaşırtmıyor. Kimsenin yayımlayacağını düşünüp kendine bahaneler uyduruyor. 

İşte bu noktada bloglar iyiki var diyoruz.. Yayımlama derdi yok, kendini uzmanlaşmış olarak tanıtan insanlara ıspatlama derdi yok.. Sadece içinden geldiği gibi yazmak var. Julie, bloguna yazdığı ilk yazıda kimsenin O'nu duymadığını düşünüyor. Sonraları işler değişiyor ve yüzlerce hit almaya başlayan bir blogun yazarı olarak buluyor kendini. 

Burda hoşuma giden iki sahne var.. Birincisi sevgiliyle birlikte yengeçler alınıp eve gelinmiştir. Onları kaynar suya atamayan Julie'nin imdanına sevgilisi yetişir. Fakat yine de yengeçler kendini tencereden atmanın bir yolunu bulur. Ve arkada çalan psycho killer. Bu sahne şu bakımdan güzel: Eve gelip TV karşısında pineklemek zorunda değiliz! Evet çalışmak yorucu, stressli.. Ama kendine ayırdığın zaman ve hobin emin ol seni aşkı memnundan daha fazla tatmin edecektir. Julie'nin artık hayatında zevk aldığı, tutunduğu bir şeyler olduğunu gördüğümüz sahne bence bu.
Günde 9 saatinizi hatta belki daha fazlasını harcadığınız iş yerindeki stresse ve ölü ruhlara inat kendin için bir şeyler yapabileceğinin göstergesi.

İkincisi ise, Julie'nın mutfakta yerlere yatarak ağlaması.. Bana çok doğal geldi. Hakkaten bazen ben de mutfakta öyle yere yatıp ağlamak istiyorum hele de saatlerimi harcayıp şekerli bi poaça yapmışsam. (Julie orda tabi zor bir yemek yapıyordu :) ) Bir noktada hepimiz zora gelemiyoruz. Bugün gribim yapmasam da olur, ayh çok yorgunum geç, biraz daha fazla uyuyim günlerdir uyuyamıyorum gibi nedenlerle çoğu zaman vicdan rahatlatması yapıyoruz. Ama kendine verdiği sözü tutan Julie bana çok iyi örnek oldu. Bırakmadı. 

İki hikayede de tutkusunun peşinden giden kadınlar var. İkisinin de anlayışlı, pıtırcık, sevmesini bilen sevgilisi var.. İkisinin de bitmek bilmez enerjisi ve yaşam doyumsuzluğu var.


Ben bu filmi izledikten sonra bazı şeylere uyandım. Belki de uyanasım varmış.. Ama hayallerinin peşinden gitmek hayal değil. Aklımda uzun zamandır hapsettiğim düşüncelerimi bir bir ellerimle ovalayıp parlatarak hayatıma katmaya karar verdim. 

Ayrıca hırslı insanlardan hiç haz etmem. 

Bir de bu film bi pazar günü filmi.. Kafa yormayıp, mutlu eden.






3 Nisan 2010 Cumartesi

Temasız

Lhasa de Sela.. La Marée Haute. En sevdiğim şarkısı diyemeyeceğim. Karar veremiyorum, youtube'ta şarkılarının arasında gidip geliyorum. Hepsi kalbimi bi şekilde burkuyor. Ya da şu an kalbim çok buruk, bana öyle geliyor. 


Karanlığın Aynasında'yı okuyorum. Karakterler aklımdan çıkmıyor. Baş karakter Orhan'la konuşup Sarp'a hak veriyorum." Evet, bir romanın içindeyiz, Sarp!" dedikten sonra ikimizinde deli gibi kahkahalar atarak rakılarımızı yudumladığımızı düşünüyorum. Bir nev-i Orhan oluyorum. 


Haydarpaşa garında Emre'yle konuşuyoruz. Julie&Julia filminden bir replik söylemiştim ona. Aynısını bana tekrar etmeye çalışıyor şimdi. "Bu sefer yarım bırakma. Devamlı karşına çıkacak, bitir gitsin." Ya da kurtul gitsin.. Bilemiyorum şimdi. Hayır yarım bırakmayacağım. Artık aldığım kitapları da sonuna kadar okuyorum. Ah şu galaksi rehberi! Ansiklopedi gibi yatağımın yanında duruyor. Maalesef bir süre daha orda duracak. 


Bu yazının teması yok. İçimden geçenler çok karışık.


Ağlamak istiyorum bugün epey. Epey epey. Ahhh! İnsan, sevgilisi bi süreliğine ailesinin yanına gitti diye bu kadar üzülür mü. Şimdi bir boyun mesafesinde bebek kokusu olmalıydı burda. Kalbim, çaydanlığın üstü gibi boynunu büktü bugün. Gelene kadar demlenmeye bıraktı kendini.  Şimdi maske surat olacağım Parkinson hastaları ve Orhan gibi! 


Bir ara Julie&Julia, bitince de Karanlığın Aynasında hakkında yazmayı unutmamayım. Not. 

27 Mart 2010 Cumartesi

Görünmeyen


Paul Auster. Sürükleyici ve iç içe geçmiş birçok hayat. Bu tarz kitapları okumayı seviyorum. Eğer bir kitabı okurken her şeyi unutup karakterlerle aynı mekanda yaşıyormuş gibi hissedersem tamamdır.

Görünmeyen'den bahsediyorum. Paul Auster'ın son kitabı. Evet New York Üçlemesi kitabındaki kadar gerilim ve heycan yok ama kurgu var en alasından. İlk başta ana karakterin ağzından dinlerken hikayeyi, birden üçüncü tekil şahısa dönüyor. Sonrasında başka karakterlerden dinlemeye devam ediyoruz. Orhan Pamuk kitaplarından aşinayız zaten böylesine. En ufak bir anlaşılmazlık yok kitapta. Kuzu eti yumuşaklığında ve dana eti yağsızlığında. (Hahah nasıl bir benzetme şimdi bu Didem. Mutfaktan uzaklaş! run beybi run.)

Ama en önemlisi.. Margot'nun gözaltı çizgilerini, gözlerinin iriliğini, vücudunun cılızlığını gözlerimi kapadığımda görebildim. Dokunduğumu bile sandım. Gwyen'in ise duru, taze ve herkes tarafından kabul edilen güzelliğini Adam'ın gözlerinde gördüm.

Kitapta yoğun olarak işlenilen kavram "adalet". Şahit olunan bir adaletsizliğin içten içe insanı rahat bırakmaması. Hatta tüm hayatını bu adaletsizliğe göre kurması. Bunun yanında öldürmek gibi güçlü ve benim nasıl bir his verdiğini bilmediğim bir duyguyu karakterin çok rahat taşıdığını görüyoruz. Yani birinin içini kemiren adaletsizlik diğerinin rahatlığı ve belki de özgürlüğü. Bunun yanında kitapta cinsel hazlar ve ensest ilişkileri de görüyoruz. Varlığının, anın gerçek olduğu derin inlemelere kadar. Sex is sex. Just sex. Bunun üzerine kurulu, içi boş gibi görünüp de tutkunun ve paylaşımın olduğu dokunuşlar. 68 dönemine, ırkçılığa göndermeler de mevcut kitapta. Hatta felsefe bazında Descartes'a yapılan ve benim çok hoşuma giden bir gönderme de var. Geçenlerde Taksim Robinson'da mimarlıkla ilgili bir kitap görmüştüm. Arka kapağında '' Dil olmadan düşünce var olabilir mi?'' diye bir soru sorulmuştu. Kitapçıdan çıktığımızda Emre'ye sordum heycanla. Resim vb. şeyler de yoksa hayır var olamaz. Beden ve beyin ikiliği yapan Descartes'ın yanıldığını daha doğrusu böyle bir ayrımın yapılamayacağını kitapta bir dialogda da görüyoruz. Anlatmak istediğim kesinlikle kuru bir kitap olmadığı. Yoğun bir krema tadı yok ama sossuz makarna da değil. (Birkaç gün yemek yapma bence Didem. )

Beni hayal kırıklığına uğratan tek şey kitabın sonu. Birdenbire alakasız şekilde bitiyor. Evet filmlerde de böyle sonlara alışkınız. Ne olduğunu anlamadan biter bi nev-i sonunu izleyiciye bırakır. Ama burda zaten bir sonuç mevcut sadece '' yeter artık yazmasam da olur.'' tadı var gibi.. Karakterin hastalığı, güçsüzlüğü sanki Auster'a da bulaşmış. Gücü kalmamış da bitirmiş gibi.

Nitekim Görünmeyen'i bitirdiğim bugünden itibaren yenisini yine heycanla bekliyorum. Hep bir muziplikle, gülümsemeyle rafa yaklaşıp '' Bu sefer n'aptın Auster'ım'' diyesim geliyor.. Ayrıca.. Kitap kapağındaki file çorap, kırmızı oje ve ingiliz stili ayakkabılar. Enfes.

19 Ocak 2010 Salı

Sireli Yeğpayris, Hrant!

Bugün 19 Ocak 2010.
Arkasından vurulup yazmaya alışkın olduğu gazete sayfalarıyla üstü örtülen Hrant Dink cinayetinin 3. yılı.
Asıl faillerinin ortaya bilerek çıkarılmadığı 3. yılı.

Biz bugün 5.000'i aşkın kişi, Agos Gazetesi'nin önündeydik. Hrant için, adalet için.
Boğazların düğümlendiği anda karla karışık gözyaşlarımız vardı bugün. Ama en çok içimde bu ülkeye karşı duyduğum öfkeyi hissettim. Hrant'ın katili Ergenekon Devleti! Bu bir sır değil. Bu, kapıların arkasına saklanmaya çalıştıkça bizim duvarları yıktığımız bir farkındalık.


Hrant'ın oğlu Arat Dink içinden geldiği gibi konuştu. İçinde tuttuğu çok daha fazlası vardı eminiz. Sordu. Bir kez daha sordu. Ülkenin adaletine güvendiği için değil orada toplanan insanlara inandığı için.


Bugün gerçekten içim acıyor. Çünkü bu ülke tuhaf.. Bu ülke, O'nu daha iyi yapabilmek için uğraşan insanlara zarar veriyor. Resmen siyah bir fırtına.. Yavaş yavaş sokulup seni korkutmaya çalışan. Korkmadığını görünce de ''Sen misin benden korkmayan!'' diye egosunu tatmin etmek istercesine gücünü kanda bulan bir ülke. İçine çekip, yutan.. Uğur Mumcular, Hrantlar..

Bugün Sırrı Süreyya Önder de çok güzel bir konuşma yaptı. Buraya aktarmak istiyorum çünkü üstüne bir şey demeye gerek bırakmıyor ve bu yazıyı paylaşmak varken boşa konuştuğumu düşünüyorum.

Sevgili Kardeşim Hrant!

Altına girmek için cevahir ömrünü feda ettiğin Anadolu topraklarının çocuklarına, henüz küçücük bebeklerken anlatılan bir masal vardır.

Çocuğun minicik avcunun tam ortasına yetişkin bir parmakla basılır ve "Buraya bir kuş konmuş..." diye başlar...

Sonra devam edilir. O minicik parmaklar tek tek, bir güvercinin nasıl katledildiğine dair ayrıntılı bir "OPERASYON"a suç ortağı yapılarak anlatılır.

"Bu tutmuş..." denilir önce.

"Bu tüylerini yolmuş..." denir ardından...

"Bu pişirmiş..." dedikten sonra,

"Bu yemiş..." diyerek masalın vahşet boyutu iyice ballandırılır.

Adını serçeden alan en küçük parmak "hani bana - hani bana" diyerek ağlamaktadır masalın sonunda.

Bu ülkeyi kocaman bir avuç olarak düşün sevgili kardeşim.

Masalları bile vahşetin suç ortaklığıyla bezeli bir iklimin tam da avucunun ortasına konmuştun, bütün tedirginliğinle.

Bir hoyrat parmak tam da üzerine basarak, bu "OPERASYON"u, bu ülkenin bir serçe kadar ufalmış, küçücük zihinlerine göstere göstere ve arsızca anlatmaya devam ediyor.

"Bu tutmuş.." denilenler var ya... İşte senin ilk katillerin onlardır, biliyoruz!

Serçe kadar aklı olmayanlar, bir alıcı kuş gibi çöktüler üzerine.

Mahkeme kapılarına darağaçları kurdular.

Tescilli çakalları oraya üşüştürdüler.

Güvercin kasapları da diyebiliriz onlara..

Katillerini tanıyoruz; mermiyi şarjöre ilk onlar yerleştirdi...

"Tüylerini yolma" işini büyük bir kanperestlikle üstlenenleri sen de biliyorsun.

O yiğit bedenin, şu köhne kaldırıma serildiğinde üzerini onların paçavralarıyla örtmüşlerdi. "ders gibi gerekçe" diyenler de vardı. "Yargıtayı böldüğünü" haykıranlar da.

"Kanadı kırık kuş merhamet ister" diyemediler.

Katillerini tanıyoruz; mermiyi namluya sürenler onlardır.

"Pişirmek", iyice aç, çıplak ve savunmasız bırakmak bu ülkenin KOZMİK geleneğinin en iyi bildiği işti. Onu kimselere bırakmadılar. Esen yelden hile sezen asırlık gelenekleri ve nobranlıklarıyla gözlerini kör, kulaklarını sağır, dillerini lal ettiler.

Bir düğün sağdıcı gibi kanlı günün hazırlıklarını yapıp, önündeki engelleri temizlediler.

İşlerini layıkıyla yaptılar. Yapamadıklarını da katlinden sonraya bıraktılar. O kadar pervasız, o kadar küstahtılar.

Katillerini tanıyoruz; seni nişangah aynasına koyup, kahpe pusuya düşürenler onlardır.

Bu kanlı ziyafeti yiyenler için konuşmaya bile değmez. Onlar cezaevinde fiziksel olarak, mahkemede zihinsel olarak semirtilip duruyorlar.

"Kurban" olduklarını bilmedikleri için küspeyle beslenmelerini ikram zannediyorlar.

Dünyanın bütün dinlerinde ve dillerinde arkadan vuran "KALLEŞTİR"

Katillerini tanıyoruz: tetiği çeken onlardır.

Bizler, hani bana demeyenler, bu zalimler sofrasına haykırıyoruz.

Hepiniz asli failsiniz! Hepinizi tanıyoruz!

Kardeşler!

3 yıl önce tam da burada yere düşen, sadece kardeşimiz Hrant değildir.

Yere düşen namusumuz, izzetimiz ve haysiyetimizdir.

Bunu namusu saymamak namustan habersiz olmak demektir.

Bunu haysiyet saymamak, haysiyetten nasipsiz olmak demektir.

Madem katilleri tanıyoruz.

Gün katilleri ve çanak tutanları teşhir etmek günüdür.

Yaşasın insanlık onuru.

Yaşasın tüm dünya halklarının onurlu kardeşliği. (EÖ)

19 Ocak 2010

Sırrı Süreyya Önder


30 Aralık 2009 Çarşamba

Yılbaşısı

Hayatımın en kötü yılbaşını geçen sene yaşamıştım. Boş yere ağlamak vs..
Ne yapacağını bilemediğinden, stress.. Yılbaşı yükü, sorumluluğu. Bişiler yapmalıyım heyo eğlenmeliyiz.
Halbuki sakinlik ne güzeldir. Herkesin tek bi istediği şey var aslında. Gülümsemek. Saat 12ye gelirken de 12yi geçerken de gülümsek. Hayat boyu.

Bugün iş yerinde konuşuyoduk da.. Heybeliada'da. Dalgaların sesi kulaklarında. Hatta kumsalda.
Ayakların kumların içinde, denize doğru oturmuş öylece bakarken şarabını, rakını yudumluyosun. Karşıda İstanbul'da patlayan havai fişekleri var ve sessizce izliyosun. O rahatsız edici gürültüsü yerine sadece renk cümbüşü sana haber veriyor beyaz günleri. Oturup umut ediyorsun, sessizce bi dilek tutuluyor içten.

Ya da.. evde portakal soyup başucuna koyuyorsun.

Abartmamak lazım. Sıkıntı yapmamak, kasmamak gerek. Yılbaşı lan işte. Kar yağsa güzel olur ama. Kar yağsın. Bi de piyango çıksın. Hiçbi sene dilemem bunu ama piyango çıksın. Kar yağmasın o zaman. Piyango çıksın. Amorti değil. Büyük ikramiye çıksın. Hmm. Şöylece toparlayım, Bu yılbaşında büyük ikramiye bana çıksın süpaneke.