16 Kasım 2010 Salı
Yoga-yügo-ayı yogi.
19 Ağustos 2010 Perşembe
malüm şairlikten kabile hayallerine ses 1-2
Carlos Castaneda-Büyü-Mantar-Tırsmak-Böcek
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Bazı
23 Temmuz 2010 Cuma
Blueberry Pie
My Blueberry Nights diye bir film izlemiştim yaklaşık 2 sene önce.. Filmin kadrosu ağızları açık bıraktıracak cinsten: Jude Law, Norah Jones, Natalie Portman. Natalieciğimin o güzel yüzünü görmek için bile izlenebilir. Film vasattı lakin benim taa o zamandan aklıma kazınan, filmin en beğendiğim sahnesi yabanmersini diye çıldırmama neden oldu. Norah Jones, kocaman bir yabanmersinli turtayı önüne alıp gece boyunca hem ağlayıp hem yedi. İşte o günden beri kocaman bi yabanmersinli turta yapmak istemişimdir.
Jeremy: No. No, I couldn't do that.
Elizabeth: Why not?
Jeremy: If I threw these keys away then those doors would be closed forever and that shouldn't be up to me to decide, should it?
Elizabeth: I guess I'm just looking for a reason.
Jeremy: From my observations, sometimes it's better off not knowing, and other times there's no reason to be found.
Elizabeth: Everything has a reason.
Jeremy: Hmm. It's like these pies and cakes. At the end of every night, the cheesecake and the apple pie are always completely gone. The peach cobbler and the chocolate mousse cake are nearly finished... but there's always a whole blueberry pie left untouched.
Elizabeth: So what's wrong with the blueberry pie?
Jeremy: There's nothing wrong with the blueberry pie. Just... people make other choices. You can't blame the blueberry pie, just... no one wants it.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Elif Shafak: The Politics of Fiction
En sonunda söylediği şiirin sözleri de şöyledir:
Come, Let us all be friends for once
Let us make life easy on us
Let us be lovers and loved one
The earth shall be left to no one
Yunus Emre
15 Temmuz 2010 Perşembe
a change of heart
11 Temmuz 2010 Pazar
Dide-m!
Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakn olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakından görmek istemez.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
E.Ş. Mahrem
10 Temmuz 2010 Cumartesi
Muz Sesleri

Elif Şafak'ın okumadğım bir kitabını almak için rafa yönelirken birden Ece Temelkuran'ın kitabını incelerken buldum kendimi. İlk başta kitabın ismi ilgimi çekti. Muz Sesleri. Beyrut'ta geçen 9 aylık bir emeğin sonucu. Hiziblilerle konuşup, orada yaşayan insanları gözlemleyip ama en çok da onları görerek, duyarak, koklayarak, farkında olarak yazdığı ilk romanı.
Ben bu kitapta Arapçayı sevdim. Maaleş, helwi, habibiti, Şuu. İlk defa Arapçayı dinle ilişkilendirmedim ve bundan dolayı da sevdim.
Kimisi kitabı sade bir aşk romanı olarak görebilir ama bence hiçbir şey tek bir şey değildir. Tek bir şeyden oluşamaz muhakkak atılan temelin üstünde tuğlalar, sıvalar, kolonlar, boyalar, kırık camlar olacaktır. Eğer ki tuğlaları görüp onları da okuyabiliyorsa kişi farkına varır. Tek bir şey olamaz! Bu kitap esasen İslami harekete neden bir insanın katılabileceğini anlatan bir roman. Filistinli, Filipinlerden gelen hizmetçi Filipina ve her sabah Filipinasının hanımının Ekmek Ağacına bakan Marwan'ın aşk hikayesi de var, Şatila'dan, savaşın içinden yazan Dr. Hamza'nın ılık bir süt gibi her aşamasını hissettiğim mideme kayan mektupları da, Oxfordun sisli insanları içinde doktorasını yazmaya çalışan, duyarsızlaşmaya başlamışken uyanan başka bir Ortadoğulunun da..
Ece Temelkuran bu kitabın politik bir kitap olduğunu söylüyor fakat çok da derinlere inemiyoruz okurken. İhvan üyesi Fatima'nın hikayesini şöyle bir dinleyip diğer sayfalara geçmek zorunda kalıyoruz.
Son bir şey.. Hiçbir kitabı okurken bu kadar çok not almamıştım herhalde. Bir süre sonra sadece sayfalarını kıvırmaya başladım. Öyle güzel cümleleri bir daha açıp koklayabilmek için. Bir tanesini de buraya yazmak istedim.
----------------------------------------------------------------------------------
7 Ağustos 1982, Şatila
Tatlı kıbbem,
Bu gece bitince ne yapacağız, bilmiyorum. Hep birlikte beklediğimiz o sabah gelip de bu savaş bitince... Hepimiz, sadece "ülke" adlı bir gemi batıp "savaş" adlı bir adaya düşünce işe yarayan adamlarız. Eğer birgün "kurtarılırsak" bu felaket adasından, hiçbir karşılığımız kalmayacak.
Bu gece bittiğinde erkeklerin yatacak yeri olmayacak. Kendilerinde saklanacak, haklı çıkacak bir yerleri, olmayacak. Silahları ve tehlikeleri elinden alındığında, seviştikleri kadınları sabah görünce kaçmak isteyen oğlan çocuklarına benzeyecek bu şehir.
Savaş bizi daha yakışıklı gösteriyor Filipina. Eğer birgün biterse, erkekler sökülmüş lunapark oyuncaklarına dönüşecek, çürümüş plastiğimiz ortaya çıkacak. Plastik olduğumuz ortaya çıkacak. Kadınlar her sabah kalkıp başka bir hayata başlayabilirler, ama erkekler... Bu topraklarda erkekler öyle bir yerinden yaralı ki Filipina, ne kadar sevsen geçmez.
Annen o ilk sabah uyanmadan önce, gözünü açmasını beklerken, vargücümle oradan kaçıp hiçbir şey olmamış gibi yapmak isterken düşündüm bunları. Eğer savaş varsa gidebilirsin çünkü. Olmamış gibi yapabilirsin. Yok olabilirsin ve yalan söyleyebilirsin.
Herkes savaştan ölüm yüzünden nefret ettiğini söylüyor. Ben, beni böyle bir adam yaptığı için, böyle bir adam olmama izin verdiği için nefret ediyorum. Çünkü savaş tam erkeklere göre, tam tembellere ve soysuzlara göre bir yer. Ne derlerse desinler. Bütün erkekler bu yüzden seviyor savaşı. Kadınların kalbini kırmak için kutsal nedenler veriyor bize. Ortadoğulu erkeklerin iyileşmez yaralarına bir tek barut iyi geliyor. Kadınlardan o kadar korkuyorlar ve onları o kadar çok istiyorlar ki... Savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir Filipina.
Kadınlar hep yeniden başlayabilirler Filipina. Ama erkekler... Onlar, savaş olmazsa kabuğunu sürükleyen bir salyangoza benzerler. Kabuklarımızı alırlarsa bizden geriye, gezdiği yerlerde sümüğünü bırakan böcekler kalır. Belki de, tıpkı çocukların salyongozlara yaptığı gibi hepimizin üzerine tuz döküp öldürmeliler. Bana sorarsan tatlı kıbbem, savaşı görmüş insanları barışta sağ bırakmamalı. Çünkü onlar, savaşı koyunlarında uyuturlar. Birgün yeniden yakışıklı olma hayali o kadar güzeldir ki barışta onlara güvenemezsin.
Biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. Ganimetleri gibi. Ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri.
Bu toprakta kadınlar bu yüzden mutsuz. Çünkü her gün yağmalanıyorlar ve kendilerini korumak için her gün sertleşiyorlar. Onlarda lanet olası çok kıymetli bir şey var ele geçirildikten sonra anlamsız olduklarını bildikleri için kendilerini kapatıyorlar. Bu karşılıklı bir anlaşma Filipina. İki taraf da birbirinin yarasını biliyor. İki taraf da birbirinin yarasını azdırıyor. Ama acı, bize en tanıdık olduğu şey için bunu sevmek sanıyoruz. Birbirimizin kabuklarını kaldıra kaldıra, kanata kanata tanışıyoruz, sevişiyoruz, sonra büsbütün merhemsiz kalıp birbirimizi dövüyoruz.
Kadınları çoğu zaman anlamıyorum Filipina. Onlara öyle şeyler yapıyoruz ki, niye hala bizi sevdiklerine, koyunlarına aldıklarına her gün şaşırıyorum. Sanırım her seferinde yaralı bir köpek gibi başarabildiğimiz için. Çünkü kadınlar şefkat göstermezlerse ölürler. Sanırım bu yüzden bizi her seferinde geri alıyorlar. Eğer bizi sevmeleri bizimle ilgili bir şey olsaydı, çoktan topluca göç etmiş olurlardı bu topraklardan.
Bizim derdimiz ne biliyor musun Filipina? Annelerimizin intikamını almak için büyüyoruz biz. Lanet olası savaşın, tozun toprağın içinde her gece kırık oğlan çocukları büyüyor. Annelerinin babaları yüzünden nasıl ağladığını izleyen oğlan çocukları. Anneleri onlara o kadar aşık ki, yavaş yavaş büyüyüp babalarına benzediklerini görmüyorlar. Her gün biraz daha annelerinin kocası olarak ihtiyarlıyorlar. Bütün bu saçma denklemi değiştirecek bir kadın. Ama gelse alacak yerimiz yok. Çünkü annelerimiz gibi ağlamayan kadınları nasıl seveceğimizi bilemiyoruz biz.
Onları ağlattığımız için kendimizden nefret ediyoruz, ama ağlamadıkları zaman da annelerimiz kadar iyi yürekli olmadıklarını sanıyoruz.
Oysa bizim, bize gülecek kadınlara ihtiyacımız var. Bize gülüp peşimizden sürüklemekten yorulduğumuz salyangoz kabuklarımızı çatlatacak kadınlara. Ama en çok da kadınların bize gülümsemesinden korkuyoruz. Gülen kadınlardan ödümüz patlıyor bizim Filipina. Bu yüzden şöyle ferah ferah sevmeyi de sevilmeyi de beceremiyoruz. Kadınların bizi gösterişli kabuklarımız yüzünden sevdiğini sanıyoruz. O kabuğa katlanmak için her gece nasıl ağladıklarını görmüyoruz.
Oralarda o kadar karmaşık şeyler var ki Filipina, savaş bize bu yüzden iyi geliyor. Gürültü ve itiş kakış, önemli konuşmalar ve kararlar, toz ve kurşun... Hiçbir şey konuşmak zorunda değiliz. Çünkü Filipina, savaşlarda kadınlar erkekleri ölmek üzere olduğu için seviyor. Ölmek üzere olduğumuz için yakışıklı duruyoruz.
Annen uyandı Filipina ve gülümsedi. Ben kaçmaya niyetlendim. Ama sonra bir şey oldu. Annen odalar arasında dolaşırken, kahveyi koyarken, saçını düzeltirken, bilmediğim bir dilde şarkı söylerken, başka hiçbir şey olmadığı için ağustos sıcağında bile üzerinden çıkarmadağı sarı kazağı, aynaya bakarken, ağzında tokası, dönüp, bana bakıp gülümserken... Bir şey oldu. Evin içinde ışık oldu. Anneni değil, o oşoğı bırakamazdım.
Öyle de uysalız biz işte, bir kadın gelsin ve evlerimize küçük bir ışık düşsün, hemen eriyoruz. Yatakta durdum, onu izledim. Ama içimde bir şey ayaklanıyordu. Hırçın bir oğlan çocuğu içimde tepiniyor, hiç rahat vermiyordu. Bir şeye kızıp gitmeliydim, tadını kaçırmalıydım. Durmadan dürtükleniyordum. Ağlayasım geldi. Böyle olmayan her geçmiş sabah için mi, bu sabah bir daha olma diye mi, bir sümüklüböcek olarak kalmaktan ödüm koptuğu için mi... Kederle başa çıkabilirim Filipina, bu topraklarda olup olacak hiçbir kötülük beni ağlatmaz. Ama güzellik... Bizim çeliğimize ona göre su verilmemiş, kırılıyoruz orta yerimizden.
Niye o gün kimse kimseyi öldürmedi, niye kimse kimsenin gözünü oyup birbirini kurşunlamadı, bilmiyorum. Kliniğe gitmedim ve kimse beni çağırmadı. Sanırım gizli gizli bunun annenle ilgili iyi bir işaret olduğuna inandım. Fakat bu durumu benden başka bir şeyin daha onaylaması gerekiyordu. Biz erkekler bu bakımdan da biraz salak sayılırız Filipina. Öyle sanıyorum ki sadece dünyanın bu tarafındakiler değil, her yerindeki erkeklerde böyle bir salaklık var. O sözünü ettiğimiz devrimleri kim yapacak, bilmiyorum Filipina. Çünkü biz erkekler, yaşadığımız şey meşru olunca, kabul edilince gereğinden fazla seviniyoruz. Dostlarımız kadınımızı sevince, annemizle kadınımız iyi geçinince, babamız bize, "Aferin," deyince... Bana sorarsan, eğer bir devrim filan yapılacaksa onu kadınlar yapmalı. Bize kesinlikle güven olmaz. Bunu o günün gecesinde anladım ilk kez.
Gece bizi "biz" olarak, yani ikimizi, bir eve yemeğe davet ettiklerinde annenle öyle rahat, sevimli bir çift olarak durmaktan abartılı bir keyif aldım. Salak salak güldüm. Salak salak neşelendim. Kampın onu ve beni beraber kabul etmesinden apaçık mutlu oldum. Annen eliyle yemek yemeğe çalışırken, pirinci dökmeden ekmeğe sıkıştırmaya uğraşırken, herkes annenle birlikte dökülen pirinçlere gülerken... Bir yemek masası hiç konuşmadan, sadece bizimle birlikte gülerek evlendirdi bizi. Karım oldu yani annen o gece. Öylece oluverdi. Bundan ne kadar keyif aldığımı, annen bu halimi görüp, yine başını öne eğip gülünce gördüm. Annen gülünce kendimi gördüm. Gülünecek bir kendimdi bu. Arak içtim, güldüm. İçtikçe daha çok güldüm, güldükçe daha çok içtim ve gecenin en acayip yerinde, birden yüksek sesle dedim:
"Bu kadın çok güzel kahve yapıyor!"
Niye böyle bir şey dedim ve annenin yanaklarını kızarttım bilmiyorum ama o gece onunla karımmış gibi seviştim. İçim rahat. Ayıp, biliyorum ama bugün senden başka bunu anlatacak kimsem yok. Karım gibi sardım anneni ve uyuduk.
Sonraki günler her birbirinin aynıydı Filipina. Ve bu, o kadar güzeldi ki. Savaşta bir çatlak oluştu. Başka bir adam oldum. İçimde başka bir adam varmış meğer, yürürken gerisinde bıraktığı yaldızlı sümük izlerine bakıp gülen bir adam. Annenin parmaklarıyla, içimden bulup çıkarttığı bu adamı çok sevdim. Hepimizin içindeki daha iyi adamları...
Nasıl ayakta kaldığımızı düşünüyorum Filipina. Belki zeytinyağında bir şey vardır, yeşil zeytinde, humusta ya da labnede, tahinde. Hepsi bir araya gelince, nesiller boyu biz yurtsuzları ayakta tutan bir simya yaratıyor olmalılar. Çünkü bütün bu olup bitenleri, bu kampta, Beyrut'ta gördüklerimi insanın direnme gücüyle açıklayamıyorum. Kim bilir, belki de ellerimizle yediğimiz içindir. Bütün bir hayatı, dokunduklarımızın tamamını, birbirimizin dokunduklarını da yiyoruz ekmeğimizle beraber. Belki çocuklar böylece aşılanıyorlar bu hayata. Savaşı, büyüklerin ellerinden yemeye başlıyorlar. Kalaşnikofları, kum torbalarını, haşhaşı ve korkunun terini. Ellerden ekmeklere, ekmeklerden çocuklara, çocuklardan komandolara doğru akıp duruyor bir aşı. Yoksa düşünüyorum, nasıl? Durmadan aşılıyoruz birbirimizi, böyle dayanıyoruz biz bu savaşa.
Annen de bizimle o gece, ellerimizi yedi, bizi ve kampın tamamını. Yanakları kızararak ben her güldüğümde. Biz böyle evlendik yani Filipina, eğer birgün sana biri bunu soracak olursa.
E.T. Muz Sesleri Syf.88-93
6 Haziran 2010 Pazar
Napalım.

Yaz ortası yağmurları seviyorum. Ben bir İngiliz özentisiyim. Yağmurlu havada etek, sandalet giyip üstüme bi hırka geçirmeyi seviyorum. İngiliz aksanıyla ingilizce konuşanlara şiir okuyorlar gibi bakıyorum. Ama İngiliz giyiminden nefret ediyorum. Kapalı kapalı. Tutucu tutucu.
Çıplaklığın sıradan olması iyi mi? Tamam. İyi mi? Ne bilim o zaman çekiciliği kalmazdı gibime geliyor. Soyunmak da, giyinmek de insanı meraklandıran, isteklendiren durumlar. Şimdi bakıyorum gazete haberlerine modeller hep şey diyor: " Ayh ben zaten Danimarkalıyım şekerim evde hep çıplak gezeriz, denize de çıplak gireriz." E çok güzel ablacım.. Benim de senin gibi taş gibi götüm olsa konuşmam daha kolay olurdu.
Bugün evde çıplak dolaşmaya karar verdim. Tam da evin karşısında cami var. Pencerelerden uzak dura dura takıldım. Çıplaklık güzelmiş çok havadar oh mis gibi. Bir de şunu keşfettim: insanın özgüveni yerine geliyor. Şöyle bir aynaya bakıyorsun e iyiyim be diyosun ardından rahatça vücudunla barışık salınıyosun. Ne bilim seksten hemen sonra giyinen kadınlar vardır.. Bu da bence biraz özgüven eksikliğinden ve vücudunla barışık olmamaktan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Ve tabiki çıplaklığın toplumumuzda hemen abazan düşüncelere yer vermesinden.. Giyinince daha korunaklı, rahat hissediyoruz kendimizi.
Hepimiz evlerimizde çıplak gezsek sıkılmaz mıydık bir süre sonra? Aynı bedenler, devamlı gözünün önünde. Baban geçiyor yanından çıplak.. Iyh. Sevgilin geçiyor yanından çıplak.. Meme. Bir süre sonra ise sadece bi beden. Sıradan. Şimdi karar veremiyorum ben. Çünkü bir yandan sıradanlaşması da güzel. Sokağa herkes daha rahat çıkardı.. Bazı krolar belerte belerte bakmazdı hatunlara. Diper yandan da bedeni arzu nesnesi olarak görmek zorlaşacaktır. Tabiki de beden sadece arzuyu temsil etmiyor, birçok anlamla birlikte geliyor. Saflık gibi. Yine de bir bedeni arzulamak, istemek zorlaşacaktır. Hmm.. Az, abartmadan ve öz giyinmek en iyisi galba.
Çıplak denize girmiyoruz ondan oluyor böyle şeyler. Küçüklükten aldılar bize bikiniyi napalım. Bikini yoksa don giydirdiler bildiğin beyaz lastikli. napalım. O fotoda kaç yaşındayım bilmiyorum ama 5i geçmez herhalde. Donumla çok mutlu görünüyorum.
Yandaki şarkıyı yeniledim.. Geç ama tam zamanında keşfettiğim bi şarkı bence. Ayh ne çelişik konuştum. Güzel şarkı..Triplere sokabilir.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
30'a 5 kala
Oto yıkamaya gidip asmaların altında rakımızı içip kutlıcas doğum günümü. Hafif sarhoş eve dönerken o an mutlu olduğum için içimden sessizce teşekkür edicem herkese..
Sanırım 60 yaşıma da gelsem doğum günü kutlamak isticem ben. Pasta, mum, dilek.
Mutlu olsun doğum günüm, yeni yaşım.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
entariden günlük hayata aforizmalar
Başlık: Sevgilisinin ayak tırnaklarına oje süren erkek
Entari:http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=19088179
"sevgilisinin ayaklarını beğeniyor, onlara dokunmaktan keyif alıyordur.
hatta genellikle ayak tırnaklarına oje sürerken ayak bileğini tutarak bacağına doğru küçük dokunuşlarla kur yapar, dizine öpücükler kondurur..
ve evet hatta sevgilisinin baldırlarını koklayıp okşayarak ıslak ıslak öper.
bazen o kadar karşı konmaz olur ki oje sürme işine bi sevişmelik ara verilir.
yok eğer bu iş tamamlanabilirse ojenin kurumasını beklerken geçen sürede önsevişilir, esas sevişme esmasında ojesi kurumuş ayak parmakları emilir, öpülür.
evet sevgili çok seviliyordur, başkasıyla aynı şeyleri yapmak mide bulandırır.."
Ey blog ahalisi bu romantik bi entari değil midir? Hem romantik hem de erotik.
Bu aralar bi duygusal mıyım bilmem tam erik yerken katır kütür birden gözlerim doldu.
Bende var bi terslik sanırım..
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Wakin' Dead
9 Mayıs 2010 Pazar
8 Mayıs 2010 Cumartesi
başlık.
Sayid'in içinde büyüyen karanlık misali benim de içimde büyüyen bi sıkıntı var. Hiç de bir şey yapasım yok. Öyle uzanıp kitap okumak istiyorum. Kendimle ilgilenmek istiyorum. Çünkü herkes öyle yapıyor.. Herkes kendi mutluluğuna bakıyor. Doğru da esasen.
Şu speaking geçsin buraya renkli bişiler yazıcam söz. Kendime söz.
Son olarak Lost'taki çekik gözlü yahşi abimiz Dogen'ın bi sözüyle bitirmek istiyorum: I don't like the way English tastes on my tongue.
Hahaha dilimdeki piercingin topunu yemek yerken yuttum yine 2 haftada 2. oluyor bu.
Bir de burnumdaki piercinge en kısa zamanda halka almak istiyorum. yımyımyım.
Bi de bi de.. Gs üni.nin şenliklerine bu sene Jay jay johnson geliyore. hadi bakalım. çüüzz.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Fuck you
28 Nisan 2010 Çarşamba
Floating
Koklamayı, sevmeyi..
Sonraları kör olurum
umarım.
Üstlerine basıp geçeceğim
Kırmızı beyaz siyah
Uyarılar nafile
Kör oldum.
Çiçeklerin susuz kalacak.
"I'd set you free
'Cause I'm sick and tired
Of always being sick and tired "
Anastacia ile de bitiririm. O değil de bu hatunun belindeki dövmeden sonra hakkaten ben de gidip 16 yaşımda belime dövme yaptırmıştım. Şimdi orospu dövmesi oldu göstermeye utandığım.
9 Nisan 2010 Cuma
Julie&Julia
İki gerçek hikayeyi izlerken birini diğerinden daha fazla sevebilirsiniz. Bana da olan bu. Bir yandan Julia'nın yaşadığı döneme imrenmek, her zaman eğlenceli ve azimli oluşuna hayran kalmak çok normal. Öte yandan filmi izlerken kendimi Julie'ye daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim. Çünkü günümüz hayatının getirdiği yoğunluk, yorgunluk, vaktim yok yalanı bu hikayede kendini gösteriyor.
3 Nisan 2010 Cumartesi
Temasız
Karanlığın Aynasında'yı okuyorum. Karakterler aklımdan çıkmıyor. Baş karakter Orhan'la konuşup Sarp'a hak veriyorum." Evet, bir romanın içindeyiz, Sarp!" dedikten sonra ikimizinde deli gibi kahkahalar atarak rakılarımızı yudumladığımızı düşünüyorum. Bir nev-i Orhan oluyorum.
Haydarpaşa garında Emre'yle konuşuyoruz. Julie&Julia filminden bir replik söylemiştim ona. Aynısını bana tekrar etmeye çalışıyor şimdi. "Bu sefer yarım bırakma. Devamlı karşına çıkacak, bitir gitsin." Ya da kurtul gitsin.. Bilemiyorum şimdi. Hayır yarım bırakmayacağım. Artık aldığım kitapları da sonuna kadar okuyorum. Ah şu galaksi rehberi! Ansiklopedi gibi yatağımın yanında duruyor. Maalesef bir süre daha orda duracak.
Bu yazının teması yok. İçimden geçenler çok karışık.
Ağlamak istiyorum bugün epey. Epey epey. Ahhh! İnsan, sevgilisi bi süreliğine ailesinin yanına gitti diye bu kadar üzülür mü. Şimdi bir boyun mesafesinde bebek kokusu olmalıydı burda. Kalbim, çaydanlığın üstü gibi boynunu büktü bugün. Gelene kadar demlenmeye bıraktı kendini. Şimdi maske surat olacağım Parkinson hastaları ve Orhan gibi!
Bir ara Julie&Julia, bitince de Karanlığın Aynasında hakkında yazmayı unutmamayım. Not.
27 Mart 2010 Cumartesi
Görünmeyen

Paul Auster. Sürükleyici ve iç içe geçmiş birçok hayat. Bu tarz kitapları okumayı seviyorum. Eğer bir kitabı okurken her şeyi unutup karakterlerle aynı mekanda yaşıyormuş gibi hissedersem tamamdır.
19 Ocak 2010 Salı
Sireli Yeğpayris, Hrant!
Hrant'ın oğlu Arat Dink içinden geldiği gibi konuştu. İçinde tuttuğu çok daha fazlası vardı eminiz. Sordu. Bir kez daha sordu. Ülkenin adaletine güvendiği için değil orada toplanan insanlara inandığı için.
Sevgili Kardeşim Hrant!
Altına girmek için cevahir ömrünü feda ettiğin Anadolu topraklarının çocuklarına, henüz küçücük bebeklerken anlatılan bir masal vardır.
Çocuğun minicik avcunun tam ortasına yetişkin bir parmakla basılır ve "Buraya bir kuş konmuş..." diye başlar...
Sonra devam edilir. O minicik parmaklar tek tek, bir güvercinin nasıl katledildiğine dair ayrıntılı bir "OPERASYON"a suç ortağı yapılarak anlatılır.
"Bu tutmuş..." denilir önce.
"Bu tüylerini yolmuş..." denir ardından...
"Bu pişirmiş..." dedikten sonra,
"Bu yemiş..." diyerek masalın vahşet boyutu iyice ballandırılır.
Adını serçeden alan en küçük parmak "hani bana - hani bana" diyerek ağlamaktadır masalın sonunda.
Bu ülkeyi kocaman bir avuç olarak düşün sevgili kardeşim.
Masalları bile vahşetin suç ortaklığıyla bezeli bir iklimin tam da avucunun ortasına konmuştun, bütün tedirginliğinle.
Bir hoyrat parmak tam da üzerine basarak, bu "OPERASYON"u, bu ülkenin bir serçe kadar ufalmış, küçücük zihinlerine göstere göstere ve arsızca anlatmaya devam ediyor.
"Bu tutmuş.." denilenler var ya... İşte senin ilk katillerin onlardır, biliyoruz!
Serçe kadar aklı olmayanlar, bir alıcı kuş gibi çöktüler üzerine.
Mahkeme kapılarına darağaçları kurdular.
Tescilli çakalları oraya üşüştürdüler.
Güvercin kasapları da diyebiliriz onlara..
Katillerini tanıyoruz; mermiyi şarjöre ilk onlar yerleştirdi...
"Tüylerini yolma" işini büyük bir kanperestlikle üstlenenleri sen de biliyorsun.
O yiğit bedenin, şu köhne kaldırıma serildiğinde üzerini onların paçavralarıyla örtmüşlerdi. "ders gibi gerekçe" diyenler de vardı. "Yargıtayı böldüğünü" haykıranlar da.
"Kanadı kırık kuş merhamet ister" diyemediler.
Katillerini tanıyoruz; mermiyi namluya sürenler onlardır.
"Pişirmek", iyice aç, çıplak ve savunmasız bırakmak bu ülkenin KOZMİK geleneğinin en iyi bildiği işti. Onu kimselere bırakmadılar. Esen yelden hile sezen asırlık gelenekleri ve nobranlıklarıyla gözlerini kör, kulaklarını sağır, dillerini lal ettiler.
Bir düğün sağdıcı gibi kanlı günün hazırlıklarını yapıp, önündeki engelleri temizlediler.
İşlerini layıkıyla yaptılar. Yapamadıklarını da katlinden sonraya bıraktılar. O kadar pervasız, o kadar küstahtılar.
Katillerini tanıyoruz; seni nişangah aynasına koyup, kahpe pusuya düşürenler onlardır.
Bu kanlı ziyafeti yiyenler için konuşmaya bile değmez. Onlar cezaevinde fiziksel olarak, mahkemede zihinsel olarak semirtilip duruyorlar.
"Kurban" olduklarını bilmedikleri için küspeyle beslenmelerini ikram zannediyorlar.
Dünyanın bütün dinlerinde ve dillerinde arkadan vuran "KALLEŞTİR"
Katillerini tanıyoruz: tetiği çeken onlardır.
Bizler, hani bana demeyenler, bu zalimler sofrasına haykırıyoruz.
Hepiniz asli failsiniz! Hepinizi tanıyoruz!
Kardeşler!
3 yıl önce tam da burada yere düşen, sadece kardeşimiz Hrant değildir.
Yere düşen namusumuz, izzetimiz ve haysiyetimizdir.
Bunu namusu saymamak namustan habersiz olmak demektir.
Bunu haysiyet saymamak, haysiyetten nasipsiz olmak demektir.
Madem katilleri tanıyoruz.
Gün katilleri ve çanak tutanları teşhir etmek günüdür.
Yaşasın insanlık onuru.
Yaşasın tüm dünya halklarının onurlu kardeşliği. (EÖ)
19 Ocak 2010
Sırrı Süreyya Önder
I hope that you find all there is that you want, is inside you now.
Hakkımda
Çayırda koşanlar
Takipteyim takipte
Labels
- Alice in Wonderland Promo
- bergamo
- bled
- Bled Castle
- bled gölü
- bled lake
- blueberry pie
- Carlos Castaneda
- dandik şiir örnekleri
- Don Juan'ın Öğretileri
- Ece Temelkuran
- Elif Shafak
- Elif Şafak
- Emilie Simon
- film
- Fuck You
- Görünmeyen
- i wanna be your dog
- ismmmo
- işsizlik
- işsizlik insana neler yaptırır
- Julie and Julia
- kim wilde
- Kitap
- la fête de la musique
- Lilly Allen
- lotus
- Lujbljana
- mali müşavir
- Mescalito
- movie
- music
- Muz Sesleri
- Ntv'ye şiir
- padmasana
- paris
- Paul Auster
- Peyote
- Skhizein
- The politics of fiction
- Tim Burton
- turta
- venedik
- yabanmersini
- yoga
- Zirovnica